Anı Yaşamak: Carpe Diem

Anı Yaşamak: Carpe Diem

Bir zamanlar bir çiftçi varmış. Bu çiftçinin çok güzel bir atı varmış. Bu atı satın almak isteyenler çokmuş; ama çiftçi satmaya yanaşmamış.

Günlerden bir gün at hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuş. Haberi alan eş dost çiftçiye demiş ki, “Sen ne şanssız bir adamsın. Zamanında alıcılar varken atı satmamakla hata ettin! Bak sonunda çaldılar atını!” Çiftçi onları, “Hayırlısı…” demekle yetinmiş.

Günlerden bir gün at kendiliğinden çiftliğe dönüvermiş. Ardında da bir sürü vahşi at. Duyan eş dost koşturmuş çiftçinin evine. “Şansa bak!” demişler, “Hem değerli atın döndü, hem de peşine koca bir at sürüsü takmış. Artık zengin bir adamsın.” Çiftçi onları sessizce dinlemiş ve “Hayırlısı…” demiş.

Çiftçi gelen atları eğitmesi için oğluna vermiş. Oğlu atları eğitirken düşüp bacağını kırmış. Eş dost koşturmuş, “Bak sen şu işe!” demişler, “Bir tanecik oğlun vardı, onun da bacağı kırıldı. Ne kadar da şansızsın, bütün iş yaşlı halinle senin başına kaldı.” Çiftçi yine, “ Hayırlısı…” demekle yetinmiş.

Bir zaman sonra ülkede savaş çıkmış. Köyün bütün gençlerini savaşa çağırmışlar. Bir tek bizim çiftçinin kırık bacaklı oğlu kalmış köyde. Eş dost, çiftçiye gelip, “Sen ne şanslı adamsın” demişler, “Köyün bütün gençleri savaşa gitti; bir senin oğlun kaldı.”

Anı Yaşamak

Lisedeydim, Cuma akşamı sinemaya gittik. Gösterimde Robin Williams’ın oynadığı “Ölü Ozanlar Derneği” vardı. Arkadaşlarla yerimizi aldık, film başladı. İnanılmaz güzel bir filmdi. Oscar ödüllerinde en iyi senaryo ödülü bu filme verilecekti.

Filmden çıktığımızda sonsuz bir romantizm içindeydik. Arkadaşlarla olan sohbetlerimizde, filmin sloganı olan, “Anı Yaşa!” sözünü tartışıyorduk. Bazılarımız defter kapaklarına, bazılarımız duvarlara, bazılarımız tişörtlerine, “Carpe Diem!” yazıyordu. Bu, “Anı Yaşa!” sözünün filmde geçen latince haliydi.

Anı yaşamak kulağa gerçekten de hoş geliyor. Ama bunu nasıl başaracağız? Anı yaşamak gerçekten mümkün müdür?

Mutluluk Nedir?

Yanlış çıkarımlar bizi yanlış sonuçlara götürür… O yüzden eğri oturalım; ama doğru konuşalım.

Örneğin, en mutlu olduğunuz anı hatırlıyor musunuz? Ya da çok mutlu olduğunuz bir anı hatırlıyor musunuz? Neydi sizi mutlu eden? O an ne olmuştu? Verdiğiniz cevapları duyar gibiyim. Birisi diyor ki, çocuğumun doğduğu an çok mutlu olduğum bir andı. Diğeri, eşinin evlenme teklifini kabul ettiği anı hatırlıyor. Başka birisi mezuniyet anını, bir diğeri ise ilk iş görüşmesinin ardından iş teklifi aldığı anı hatırlıyor.

Peki, nedir bütün bu anların ortak noktası? Mutluluk nedir?

Hayır, o anı yaşıyor olmanız değil. O konuya döneceğiz. Bu anların ortak noktası bir şey istemiş olmanız ve istediğiniz şeyi almış olmanızdır. Mutlu olmak, istenilen şeyi almış olmaktır. İstediğiniz şeyi alamamış olsaydınız mutlu olmak yerine, mutsuz olacaktınız. Diyebiliriz ki, istediğimiz şeyi almak bizi mutlu ediyor. Hadi, lafı tersine çevirelim! İstediğimiz şeyi alamamak bizi mutsuz ediyor. Aynı sözü başka türlü ifade edersek; alamayacağımız bir şeyi istemek bizi mutsuz kılar.

Anı Yaşayabilmek

Dönelim, gelelim anı yaşamak konusuna. İstediğimiz şey anı yaşamak olduğunda nasıl olacak? Anı yaşamak istiyorsak ve yaşayabiliyorsak mutlu; yaşayamıyorsak mutsuz olacağız.

Şimdi size başka bir soru sormak istiyorum. Anı yaşamak mümkün müdür? Hadi, bu soruyu da tersine çevirelim. Anı yaşamamak mümkün müdür? Bugüne kadar hiç başka bir anda yaşayan birisini tanıdınız mı? Kendinize bakın örneğin… Tam da şu anda başka bir pozisyonda olabilir miydiniz?

Bir sonraki an milyonlarca ihtimali barındırır. Bir sonraki anda milyonlarca başka pozisyonda olabilirsiniz. Ama şu andaki pozisyonunuz olabileceğiniz tek pozisyondur. Bir sonraki an başka bir yerde olabilirsiniz. Ama şu an olduğunuz yer olabileceğiniz tek yerdir. Bir sonraki an başka bir şey düşünüyor olabilirsiniz; ama şu an düşündüğünüz şey düşünebileceğiniz tek şeydir.

Bir sonraki an, bir çok farklı ihtimali barındırır; ama şu ana için olabilecek tek şey o an olan şeydir.

Mutluluk ve mutsuzluk konusunu tekrar açarsak. Mutlu olanlarımız içinde bulundukları anı olduğu gibi kabul edenlerdir. Aynı şekilde mutsuz olanlarımız da zaten değiştiremeyecekleri bir şeyi kabul edemeyenlerdir.

Geçmiş ve Gelecek

Aslında geçmiş ve gelecek diye bir şey yoktur. Her birimiz sadece ve sadece şu anda yaşarız.  Ama bazılarımız bunun farkında değildirler. Aslında şu an yaşadığımızı unutur ve anlardan oluşan geçmiş ve geleceği biribirine bağlayarak hayatı olmadığı yerde ararız. Oysa geçmiş geçmişte kalmıştır ve değiştirmek mümkün değildir. Gelecek ise henüz gelmemiştir.

Acı çekmenin altında yatan tam da budur. Geçmiş ve geleceği biribirine başlamak. İsterseniz ama önce kavramları biribirinden ayıralım. İki tür acı vardır. Fiziksel acı bizi yaşama bağlayan bir histir. Acı bize ne yapmamız, ne yapmamamız gerektiğini söyler. Doktor bir arkadaşım, “Normal olarak insan kendini korumaya programlıdır. Kendine zarar verecek, acı verecek davranışlardan kaçınır” demişti. Örneğin, düştüğümüzde kanayıp acıyan dizimiz bize dikkatli yürümeyi, bastığımız yere dikkat etmeyi öğretir. Acı vereceği için, sinirli bir anımızda için kolumuzu kesip atmaktan sakınırız.

Peki ya psikoljik açıdan acı nasıl bir şeydir? Acı çekmek olarak adlandırdığımız süreç aynı şekilde mi gelişir? Acı çekmek bizi korur mu?

Örneğin parmağımız yandı. Bu bize ateşten sakınmayı öğretir. Peki yanan parmağın saatlerce acımaya devam etmesi neyin nesidir?

Bize deneyimlerimiz gösterir ki, yanan parmağımız bir önceki anda acımıştır, şimdi de acıyordur. Demek ki, bir sonraki an da acıyacaktır. Anları biribirine bağlayarak yani geçmiş ve gelecek arasında bir bağ kurarak parmağımızın yanmasına dair deneyimimizde çekeceğimiz acıyı çoğaltır, uzatır, katlanamaz hale getiririz.

Psikolojik olarak çektiğimiz acıların temelinde bu vardır. Geçmişte olan şeylerin gelecekte de tekrar edecek olmasına dair beklentilerimiz.

Hindistan’da ateşin korları üstünde çıplak ayakla yürüyen insanları hiç duydunuz mu? Sizce bu kişiler bu işi nasıl başarıyorlar? Peki, hatırlıyor musunuz? Bütün gününüzü berbat eden yanmış parmağınızın acısı, sonunda uykuya daldığınızda nasıl da geçivermişti? Daha dikkatli olanlarınız yanmış parmağın acısının aslında onu unuttuğunuz anda geçtiğini hatırlayacaktır.

Diyeceğim o ki, fiziksel acı doğamızın bize verdiği bir hediye iken; psikolojik olarak acı çekmek bizim kendi kendimiza yarattığımız bir lanettir. Ve acı çekmenin altında anları birleştirip uzatmamız yatar. Oysa geçmiş bir an yoktur, gelecek bir anda yoktur. Elimizde olan tek an şu andır. Ve şu an kaçınılmaz bir şekilde olduğu haliyledir, farklı olması mümkün değildir.

Zaten farklı olamayacak bir şeyin farklı olmuş olması beklentisiyle yaşamaya devam eden kişinin ruh halini düşünün lütfen. Böyle bir insanın mutlu olması ihtimali var mıdır?

Mutlu Olmanın Yolları

Mutlu olmak için, anı yaşamaya, yakalamaya çalışmaktan çok anın farkında olmaya olmaya çalışmalıyız. Mutlu olmanın yolu, işinde yaşanılan anın farkında olmaktan geçer. O anda başka bir şey olmasını isteyen kişi mutlu olamaz, o anın farkında olan kişi durum ne olursa olsun mutlu olur. Farkındalıkla yaşanan her an mutlu bir andır. Yaşadığı anın başka türlü olamayacağını bilen, o anın eşsiz bir an olduğunun farkında olan hiçbir kimse umutsuzca o anın farklı olmuş olmasını istemez. Farkındalıkla yaşayan kişi alamayacağı bir şeyi istemenin mutsuzluktan başka hiçbir şey getimeyeceğini bilir. İçinde bulunduğu anın farklı olmuş olmasını istemek mutsuzluğun asıl kaynağıdır.

Geçmiş geçti gitti. Gelecek ise daha gelmedi. Elimizde sadece içinde bulunduğumuz an var. Ve bu an bir daha yaşayamayacağımız eşsiz bir andır. Hayatımıza bir defa geldi ve bir defa gelmeyecek. Bu anı olduğu gibi kabullenmeden mutlu olmamız, huzur bulmamız mümkün değil.

Eğri oturalım, doğru konuşalım. Şu andan başka yaşadığımız bir an zaten olmadı, olmayacak. Anı yaşayın demiyorum. Zaten başka bir çareniz de yok.

Sıkıyorsa anı yaşamayın!